Bazıları, dünyaya “Din, iman, inanç, itikat, günah, sevap” zaviyesinden bakar. Yaptıkları her şeyin gerekçesi ya da yapmaması gereken her şey için bir “ayet-i kerime veya hadis-i şerif” üzerinden sebep veya engelden söz ederler. Dünyayı ve yaşamı böyle “uhrevi içeriklerle” okumayan, sadece ve yalın bir biçimde “doğruluk, dürüstlük, insanlık, ayıp, hakkaniyet, adalet ve insanlık” gibi daha “dünyevi” bir mercekten bakan benim gibiler içinse, hiç kimsenin “bile bile yanlış yapma hakkına sahip olmaması” esastır.
Ama, bu iki tür insan grubu açısından bakıldığında da, en azından “utanmak, ar etmek, haya etmek” gibi ortak paydalar mevcuttur. Meselâ, başkasının çalışarak hak ederek kazandığı bir şeye, bir kuruş da olsa, bir milyon, bir milyar da olsa göz dikmenin kayıtsız ve koşulsuz “hırsızlık” olduğunu kabullenmek ve bu utanç verici konumdan uzak durmak için inançlı ya da inançsız farkı olmasa gerektir…
“Ar damarı çatlamak…” “Ar ve haya perdesi yırtılmak…”
Bunlar ve benzeri deyim veya atasözleri, yaşadığımız topraklarda yüzyıllar boyu, sağlam bir tür “insani değer ölçütü” olarak kültürümüze yerleşmiştir.
Oysa ki, geçen 24 senedir bu memleketi siyasi olarak da sosyal olarak, her alanda ele geçiren hakim zihniyet, bu yazının başından beri hatırlattığımız tüm bu pozitif değerleri ayaklarının altına almış küçük bir azınlık bu temel evrensel kurallara “nanik” yaparak, kendilerini sınırsız bir “günah işleme hürriyetine” sahip görmektedir.
İktidara gelirken, halkın “dini duygularını utanmazca istismar ederek, “Pir-ü pak olma ve memleketi de her türlü kötülükten arındırma” sözü veren muktedir tayfa, söylediğinin tam tersini yapmanın da ötesinde, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş boyutta bir “talan ve yağma” harekatına girişmiştir.
İktidarlarının ilk 10 senesinde FETÖ denen iblis tarikatı ile birlikte ele geçirdikleri Adliye, Mülkiye, Harbiye ve her türlü kamu oluşumu üzerinden toplumun Cumhuriyet’e bağlı grup ve fertleri üzerinde terör estirmeyi başarmışlardır. En başta sinsi, ardından pervasızca açıktan hayata geçirdikleri kumpas opeasyonları ile, önlerine çıkan ya da çıkması muhtemel tüm muhalifleri “berhava etmek” üzere ellerinden geleni yapmışlardır.
Sonra, sanki bu iblis tarikatını besleyen, semirten, büyüten ve memleketin başına bela eden kendileri değilmişcesine, bir noktada “ellerini yıkayıp” kenara çekilerek, “Allah affetsin” diyerek o tarihi günahtan kendilerini arındırarak, “günah hürriyeti” zırhına bürünüp akıllarınca “yırtmaya” çalışmışlardır.
Bütün bunlar olurken, bir yandan da memleketin dört bir tarafında yerin altında ve üstünde ne varsa yağmalamak, kendi yandaşlarına peşkeş çekmek, uluslararası emperyalist mekanizmanın güdümündeki çok uluslu sermayeyi de bu talana ortak etmek gibi tarihi bir günaha da imza atmışlardır.
Burada da cesareti o sözünü ettiğim kendilerinden menkul, “günah işleme hürriyeti”nden almışlardır.
Özellikle başta İstanbul ve Ankara olmak üzere Türkiye’nin en önemli kentlerinde işledikleri kent suçlarının, buralardaki rant ve talan düzeninin “ekmeğini” Tevfik Fikret’in ifadeleriyle “Han-ı iştiha” ile “Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar” yemekte fevkalade bir başarı göstermişlerdir.
Ama, özellikle bu iki ilde işlenen hırsızlık suçlarını belgeleyerek ilgili makamlara sunmaya çalışan muhalefetin elindeki tüm dosyaları sümen altı edip çöpe atmaları yetmiyormuş gibi, “ev sahibini bastırmanın” en hayasızca örneklerini sergileyerek muhalefetin elindeki belediyelere “Baksanıza nasıl çalmışlar. Ohooo, neler götürmüşler…” diyerek açtıkları sayısız davaları bir türlü somut belge ile destekleyemeden yalancı (açık ve gizli) tanıkları kullanarak mahkemelerde yüzlerce (aileleriyle binlerce) insanı süründürmektedirler.
Yine aynı “günah hürriyeti”nin zırhına bürünmüş biçimde…
Bu da yetmiyormuş gibi, en son ortaya çıkan “Asrın Hırsızlığı” denebilecek büyüklükteki fon skandalından da yine bu “hürriyeti” kullanarak sıyrılmanın azmi ve gayreti içinde görünmektedirler.
Bu son soygun ve hırsızlık furyasıyla ilgili Adana – Yüreğir’de bir cami hocasının minberde okuduğu hutbede kullandığı ifadeler, olayı öyle güzel anlatıyor ki, üzerine söyleyecek söz bulunamaz:
“Adaleti kaybedince ne oluyor? Borsalarla fonlarla, kravatlı, ceketli grand tuvalet diyorlar ya, o şekilde hırsızlar peydahlandı. Milyarlarca paraları alıp götürüyorlar. O paraları dürüm yapsalar, sadece para yeseler bir ömür boyu, vallahi bitiremezler. Öyle eşkıyalar ki, artık eşkıya dağda değil. Sokaklardalar. Mekke’deler Medine’deler, camideler. Emekli 20 bin liraya talim yaparken o hırsızlar… O insanların (cami önünde dilenenleri kastediyor) onların vebalini nasıl kaldıracaksınız. Ya sakallılar, ya güzel giyinmişler, başörtülüler.. Bir de işin kötü tarafı o…Taktıkları başörtülerle bıraktıkları sakallarla olmuyor…”