6 Kasım 2026, Cuma
İstanbul 10°C
BIST 100 11.420 +%0.77 DOLAR 50,16 +%0.22 EURO 55,94 %-0.61 GR ALTIN 6.511 TL %-1.29

VAKİTSİZ

Güncel ve Son Dakika Haber Portalı
6 Kasım 2026, Cuma İstanbul 10°C
Genel

Erkek şiddeti ekrandan sokağa taşıyor

Erkek şiddeti ekrandan sokağa taşıyor
Yazı Boyutu:

Kadına yönelik şiddet ve cinayet haberlerine her gün bir yenisi eklenirken, televizyon ekranlarında reyting uğruna estetize edilen şiddet sahneleri dizilerin vazgeçilmez ‘standardı’ haline geldi.

Kadın ve kız çocukları üzerindeki sömürü, zorbalık ve baskının pervasızca işlendiği senaryolar, şiddeti toplumsal zihinde kanıksatıp adeta meşrulaştırdı. İktidarın muhafazakârlaşma politikaları ekranları da kuşatırken, ‘kutsal aile’ kisvesi altında dayatılan kodlar, dizilerde kadına şiddeti daha da ‘tehlikeli’ şekilde işlenir hale getirdi.

Bunun son örneği, yeni sezonda yayınlanan Güneşin Doğduğu Yer dizisindeki şiddet sahnesinde görüldü. Dizinin 8. bölüm 2. fragmanında, kadın bir karakterin tren raylarına doğru itilerek fiziksel şiddete maruz bırakıldığı ve hayati tehlikeye atıldığı görüldü. Görüntülerin ekrana gelmesinin ardından seyirciler, boykot çağrıları yaparak RTÜK’ü göreve çağırdı. Tepkilerin büyümesi üzerine söz konusu şiddet sahnelerini tanıtımdan silindi. Uzmanlar, bu tür yayınların “masum bir kurgu” olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çekerek ekranlarda şiddetin bir öfke boşaltma aracına dönüştürüldüğünü belirtti.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’nden Psikiyatrist Ezgi Gevher Avcı, ekranlarda ‘estetize edilerek’ sunulan şiddet sahnelerinin izleyicinin zihninde yarattığı mekanizmayı şöyle anlattı:

“Şiddet karizmatik bir karakterle, görsel bir şölen olarak sunulduğunda, beyin onu bir tehdit olarak değil bir haz ve heyecan deneyimi olarak işler. Şiddetin sonuçları olan acı, kayıp, hasar görünmediğinde şiddet bedelsiz algılanır. Bunun yanında izleyici çoğu zaman şiddeti uygulayan karakterle özdeşim kurar. Şiddet kahramanın elinde haklı, güçlü ya da çekici göründüğünde, sorun çözme yöntemi olarak meşrulaşır. Bir davranışın ödüllendirildiğini ya da cezasız kaldığını görmek, o davranışı model alma olasılığını artırır.”

Şiddeti ‘sürekli’ izlenmesinin zamanla duyarsızlaşmaya yol açabileceğini ifade eden Avcı “Tekrarlanan görsel maruziyetle fizyolojik tepkilerin zayıfladığı görülüyor. Buna ‘duyarsızlaşma’ diyoruz. Duyarsızlaşma gördüğümüz kişilerde duygusal olarak tutum değişikliği daha kolay yaşanır. Gerçek şiddet mağdurlarına karşı empati azalabilir, yardım etme isteği geç devreye girebilir. Şiddet görsellerine maruz kalan izleyicilerin dünyayı daha şiddet dolu bir yer olarak algıladığı ve şiddeti ‘olağan’ saymaya başladığı görülmüştür. Bu etki herkes için aynı değildir. Yaş, aile ortamı, kişinin geçmiş travmatik yaşantıları ve izlediği içeriği paylaşabileceği birisinin olup olmaması burada belirleyicidir. Çocuklar ve ergenler bu açıdan kırılgan gruptur” dedi.

Avcı, ekranın tek başına bir insanı şiddet uygulayan birine dönüştüremeyeceğini de söyleyerek “Ancak öfke kontrol sorunu, şiddet geçmişi olan kişiler için riskler vardır. Sahne kişiye bir ‘senaryo’ sunar. Ne yapılacağını, nasıl yapılacağını, nasıl gizleneceğini öğretir. İkincisi, ‘taklit etkisi’ denen olgudur. Taklit etkisi, medyada ayrıntılı işlenen bir şiddet ya da intihar olayının ardından benzer olayların artmasıdır. Ayrıntılı yöntem verilmesi, dürtü denetim sorunları yaşayan kişinin repertuarına eklenir, bu açıdan sakıncalıdır. Mesele şiddetin gösterilmesinden öte nasıl ve ne amaçla gösterildiğidir” diye konuştu.

Kadına şiddetin normalize edilerek ekranlara taşınması, şiddet suçlarının cezasızlık algısını tetikleyebileceğini de ifade eden Avcı şöyle devam etti: “Çünkü insanlar neyin olağan ve neyin bedeli olan bir davranış olduğunu gördükleri örneklerden öğrenir. Bir dizide kıskançlık sevgi işareti gibi sunulduğunda, tokat atan karakter sonrasında affedilip romantikleştirildiğinde, kadın mağdur değil ‘hak etmiş’ gibi gösterildiğinde izleyiciye şu mesajlar verilir. Bu davranış sevgidir, bunun sonucu yoktur, kadın buna katlanır. Bu, davranışın sosyal ve hukuki bir bedeli olmadığı inancını güçlendirir. Öte yandan; şiddet mağduru kadınların yaşadığını şiddet olarak tanımlamasını ve yardım istemesini zorlaştırır. Gerçek hayattaki cezasızlık örnekleriyle birleştiğinde bu algı daha da pekişir. Medyanın sorumluluğu şiddeti hiç göstermemek değil, onun gerçek bedelini göstermektir. Mağdurun acısını, failin hesap vermesini ve yardım yollarının var olduğunu.”

KRİTİK OLAN ŞİDDETİN NASIL ANLATILDIĞIDIR

Oyuncular Sendikası’ndan konuya ilişkin yapılan açıklamada ise şu ifadeler kullanıldı: “ Bir sahnenin nasıl yazıldığı, nasıl üretildiği ve oyuncuya hangi koşullarda oynatıldığı birbirinden ayrı düşünülemez. Kadına yönelik şiddet maalesef hayatın bir gerçeği ve elbette dizilerde de bu gerçekliğe yer verilebilir. Ancak burada belirleyici olan, şiddetin nasıl anlatıldığı ve izleyiciye nasıl sunulduğudur. Bir şiddet sahnesi, şiddeti olağanlaştıran, sıradanlaştıran ya da özendirici bir anlatı kurmadan da çekilebilir. Kamera açısı, sahnenin kurgusu, oyuncunun performansının yönlendirilmesi ve hikaye içindeki bağlamı, izleyicide oluşacak algıyı doğrudan etkiler. Dolayısıyla mesele yalnızca şiddet içeren sahnelerin varlığı değil, bu sahnelerin hangi anlatım diliyle kurulduğudur. Kadına yönelik şiddeti içeren bir sahne senaryoya yazıldığı anda süreç başlamış olur. Bu nedenle öncelikle senaryo yazım aşamasında şiddetin nasıl ele alındığı, hangi amaçla ve nasıl bir anlatının parçası olarak kurulduğu sorgulanmalıdır. Şiddeti yalnızca hikayenin olağan bir unsuru gibi ele alan yaklaşımlardan vazgeçilmelidir. Oyuncunun bir sahneyi oynamayı reddetme hakkı elbette vardır. Ancak bu hakkın çalışma ilişkisi içinde ne ölçüde kullanılabildiği ayrı bir meseledir. Oyuncular, çoğu zaman çalışma koşullarını ve yükümlülüklerini ayrıntılı biçimde belirleyen, tek taraflı hükümler içerebilen kelepçe sözleşmelerle çalışmaktadır. Bu sözleşmeler, oyuncunun belirli bir sahneyi reddetmesi halinde cezai şartlarla karşı karşıya kalmasına yol açabilmektedir. Dolayısıyla oyuncunun yalnızca ‘Bu sahnede oynamak istemiyorum’ diyebilmesi, pratikte her zaman yeterli değildir. Oyuncunun çalışma koşulları, itiraz ve ret hakkı sözleşmelerde güvence altına alınmalıdır.”

Açıklamada şöyle devam edildi:

“Burada meselenin yalnızca etik ya da politik bir tartışma olmadığını, aynı zamanda bir çalışma ilişkisi ve işçi hakları meselesi olduğunu görmek gerekiyor. Oyuncu işçidir. Çalıştığı sahnelerde fiziksel ve psikolojik bütünlüğünün korunması, mesleki sınırlarına saygı gösterilmesi ve iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması gerekir. Tehlikeli sahnelerde olduğu gibi şiddet sahnelerinde de oyuncunun maruz kalabileceği riskler, çalışma koşullarının bir parçası olarak ele alınmalıdır. Oyuncunun itiraz hakkını kullanabilmesi, işini ve geçimini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalmamasına bağlıdır. Elbette senaristler yapımcının talepleri doğrultusunda yazmak zorunda kaldıklarını söyleyebilirler. Ancak senaryo, henüz çekilmemiş bir sahnenin somutlaşmaya başladığı ilk yerdir. Bu nedenle senaristlerin de mesleki sorumlulukları vardır. Öte yandan üretim sürecinin ekonomik ve idari koşullarını belirleyen, projeye yön veren yapımcıların sorumluluğu da göz ardı edilemez. Yapımcı, kadına yönelik şiddeti içeren sahnelerin projesinde yer almamasını tercih edebilir ve bu yönde üretim sürecini şekillendirebilir. Sonuç olarak mesele, yalnızca bir sahnenin tepkiler üzerine yayından kaldırılması değildir. Asıl tartışmamız gereken, bu sahnelerin hangi anlayışla yazıldığı, nasıl üretildiği, oyuncuların hangi çalışma koşullarında bu sahnelerde yer almak zorunda bırakıldığı ve itiraz haklarının ne ölçüde güvence altında olduğudur. Şiddetin ekranda nasıl temsil edildiği kadar, o görüntüleri ortaya çıkaran üretim sürecinde çalışan oyuncuların haklarının ve güvenliğinin korunması da önemlidir.”

GÜÇ GÖSTERGESİ HALİNE GELDİ

Bu yılın başından itibaren hem ulusal kanallarda hem de dijital platformlarda yer alan, kadına şiddet, psikolojik baskı, zorbalık ve şiddeti olağanlaştıran en az 15 yapıma ceza kesildi. Bu yapımlar ve şiddet içeren bazı sahneler özetle şöyleydi:

Halef: Köklerin Çağrısı: Kadınların tamamen aşağılandığı, geleneksel baskılarla nesneleştirildiği ve kadına yönelik özellikle fiziksel ile psikolojik şiddetin gündelik hayatın olağan bir parçası gibi gösterildiği sahneler olması dikkat çekti. Kadın karakterin bir erkek akrabası tarafından “haddini bildirme” gerekçesiyle kapalı bir odaya kilitlendiği, yalvarmalarına rağmen ev içi hizmetleri yapmaya zorlandığı ve bu durumun aile büyükleri tarafından “gelenek ve terbiyenin gereği” denilerek normalleştirildiği sahne bunun en somut örneği olarak karşımıza çıktı.

Veliaht: Yapımda şiddetin bir erkeklik, güç ve itibar göstergesi olarak kutsandığı görüldü. Bununla birlikte aile içi dinamiklerde baskı unsurları ve kadını tahakküm altına alan, sömüren sahneler yoğun şekilde işlendi. Erkek başrolün, gücünü kanıtlamak amacıyla eşini zorla arabaya bindirip yüksek hızda sürerek tehdit ettiği ve bu psikolojik şiddet ile güç gösterisinin arkasından kadının durumu kabullenişinin romantize edilerek sunulduğu sahne izleyenler tarafından tepkiyle karşılandı.

Eşref Rüya: Şiddet bir sorun çözme yöntemi olarak gösterildi. İzleyici şikâyetlerinde de yer aldığı gibi, şiddet sahneleri adeta “yöntem öğretici” biçimde, estetize edilerek ekrana taşındı. Karakterler arasındaki bir anlaşmazlığın çözümü sırasında, karşı taraftaki kadının yakından darbedilip silah tehdidiyle diz çöktürüldüğü ve şiddetin adım adım bir “hesap kesme yöntemi” olarak detaylıca gösterildiği sahne izleyenler tarafından eleştirildi.

Daha 17: Özellikle kız çocukları üzerinde kurulan yoğun psikolojik baskı, akran zorbalığı ve siber/fiziksel şiddeti teşvik eden sahneler dikkat çekti. Okul soyunma odasında bir grup öğrencinin, hedef aldıkları kadın arkadaşlarının kıyafetlerini saklayıp cep telefonuyla gizlice görüntülerini çekmeye çalışarak psikolojik baskı ve akran zorbalığı uyguladığı sahne tepki çekti.

Güller ve Günahlar: Şiddetin ve psikolojik baskının örtülü bir kontrol aracı olarak gösterildiği sahneler dikkat çekti. Kadın karakterin, ev içindeki tüm kararlardan dışlanıp eşi tarafından ekonomik ve psikolojik şiddete maruz bırakıldığı, evden dışarı çıkmasını yasakladığı ve bu tahakkümün aile büyükleri tarafından “yuva koruma” kisvesi altında meşrulaştırıldığı sahneler yer aldı.

HER 10 DİZİNİN 9’UNDA KADINA ŞİDDET VAR

Konuya ilişkin son araştırma 2024 yılına ait. BAREM Araştırma’nın Kasım 2024’te gerçekleştirdiği “Dizi ve Filmlerde Şiddet Sahnelerine Dair Algılar Araştırması”, 2014-2024 yılları arasında seçilen 94 televizyon dizisini mercek altına aldı. Araştırmaya göre, dizilerin tamamında fiziksel ve ekonomik şiddet yer alırken, yüzde 97’sinde psikolojik şiddet ve yüzde 34’ünde cinsel şiddet unsurları bulundu. Araştırmada şu veriler ön plana çıktı: